Ufak Bir Oscar Eleştirisi

By

Merhabalar, yine ben. Öncelikli bu tarafsız bir yazı olmayacak. Tamamen kişisel fikirlerimi belirttiğim bir yazı sizi bekliyor. Bu yazıyı yazmamda bana ilham veren besteci Hildur Guðnadóttir ablama ve Portrait of a Lady on Fire ekibine teşekkür ederim. Bu arada Hildur ablamızın ilk Oscar’ı kendisine şimdiden hayırlı olsun.

Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım. Sene oldu 2020. Artık toplumda erkek ve kadın kavramlarının olmaması gerektiği, her ikisinin de birbirine eş insan formu olduğu gerçeği tartışılıyor. En azından daha muasır medeniyetlerde böyle. İş hayatındaki gelir eşitsizlikleri, fırsat dengesizliği ve toplumsal statüdeki tabular yavaş yavaş yıkılmaya başlıyor. Kadınların her alanda daha güçlü hale gelmesi ve toplumsal statü anlamında erkekler ile eşdeğer olmasını büyük bir memnuniyetle izliyorum. Bu durum benim gibi insanları çok sevindirse de malesef bazı beyaz erkekler bu durumdan çok rahatsız. Bu rahatsız olan kesim dışarıya gülücükler saçsa da davranışları ve hareketleri ile bu rahatsızlığını belli etmeye devam ediyor. Burada bu kesimin sinema ayağını inceleyeceğiz. Yazıdaki eleştiriyi Oscar’ı hedef alarak yazıyorum ama bu eleştiri bütün film festivallerini kapsıyor.

Bu fikirler kafamda ilk defa Portrait of a Lady on Fire’ı izledikten sonra başladı. Film beni o kadar çok etkiledi ki filmden sonra filme dair okumalarda bulundum. Hakkında yazılanları ve filme yöneltilen eleştirileri takip ettim. Burada filmin güzel yönlerini saymayacağım. Bu başka bir yazının konusu. Burada filmin bana aşıladığı fikri sizlere açıklıycam. Malesef erkek kadın eşitsizliğinin en ağır alanlardan biri sanat ve bunun en göz önündeki örneği sinema sektörü. Sinemanın ilk dönemlerinden itibaren bir çok kadın senarist ve yönetmen malesef kendi işlerini erkek yönetmen ve senaristlerin imzası ile sergilemek zorunda kaldı. Bunun iki sebebi var. İlki kadın senarist/yönetmenin yaptığı iş satmaz kaygısı, ikincisi toplumsal tabular. Haliyle bir çok başarılı kadın ya kendini hiç gösteremedi ya da üretme hevesini en başından kaybetti.

Zaman içerisinde bu algılar yavaş yavaş yok olmaya başladı. Özellikle bağımsız sinemanın doğmasıyla birlikte projelerden çok fikirler öne çıkmaya başladı. Haliyle arka planda kalan kadınlara kendi fikirlerini sergileme imkanı doğdu. Ve günümüz itibariyle çok başarılı kadın yazarlar ve yönetmenler var. Gelinen nokta halen yetersiz. Çok büyük stüdyolar halen aynı algıda ilerleyip kadın yönetmenlere ve senaristlere şans vermiyor. Sinema sektöründeki herkes bu durumun farkında olup yer yer eleştirilerde bulunuyor. Ama bu “dinazorlar” eleştirdikleri durumun düzelmesi için herhangi bir çaba harcamıyorlar.

Bu eşitsizliğin günümüzdeki en büyük görünümlerinden biri de halen festivallerde yer alan ve en çok da Oscar dönemi geldiğinde gözümüze sokulan kategoriler. 2020 yılında halen en iyi erkek oyuncu ve en iyi kadın oyuncu adlı 2 kategori olmasını anlamıyorum. Cidden mantığım almıyor. Tamamen eşit şartlarda yarışılan bir düzlemde neden oyuncuları erkek ve kadın diye ayırıyoruz? En iyi erkek oyuncu, en iyi kadın oyuncuya göre daha mı iyi? Bunlar ayrı düzlemlerde mi ilerliyorlar? Hadi madem böyle bir ayrım var. O zaman neden en iyi erkek yönetmen ve en iyi kadın yönetmen adı altında iki kategori yok? Yönetmenlikte yapılmayan bu ayrım neden oyunculukta yapılıyor? Buna cevaben aklıma ilk fizyolojik koşullar geldi. Fiziksel anlamda erkekler daha zor rollere girebilir gibi saçma fikirler kafamı karıştırdı. Sonradan Oscar’ı daha hızlı koşana veya daha fazla ağırlık kaldırana mı veriyoruz yoksa biz seyirciyi adeta yanındaymış gibi heyecanlandıran kişiye mi sorusu ile kendimi cevapladım. Bu tezatlık malesef sadece Oscar’a has bir durum değil. Bütün film festivallerinde aynı durum söz konusu.

Ben sizlere son iki senedir siyahilere yaptığınız gibi pozitif doğruculuk yapın ve kadınları kayırın demiyorum. Bırakın herkes eşit düzlemde yarışsın. Herkes eşit şartlarda kendini ispatlasın. Belki yanlış düşünüyorum ama bu ayrım olduğu sürece çok iyi fikirlerin önü kapanmaya devam edecek. Tabi bu beyhude çabam akademide oy kullanan +60 texaslı beyaz erkeklerin fikirlerinde etkili olmuycak. Bu yazıyı Oscar’ı hedef alarak yazdığım ama asıl hedefimin tüm festivaller olduğunu yukarıda belirtmiştim. Umarım diğer festivaller (özellikle daha minimal festivaller) özgün kararlar alıp bu işe ayak olurlar. Çünkü 2020 yılında halen böyle bir ayrım olması toplumda ister istemez ikili bir ayrıma sebep oluyor ve  bu çok eleştirlien eşitsizliğin büyümesine sebep oluyor.

Umarım maruzatımı anlatabilmişimdir. Bu soğuk pazar gününde kendi içimde yaşadığım tartışmaları sizlere aktarmaya çalıştım. Son yılların en tahmin edilebilir Oscar gecesinin yaşanacağı bu günün sabahında Oscar’a farklı bir açıdan yaklaşmaya çalıştım. İlerleyen günlerde Parasite’ın gölgesinde kalan daha iyi 1-2 filmden sizlere bahsedicem. Beni dinlediğiniz için teşekkürler. Son olarak buradan Oscar’a seslenmek istiyorum. BİRAZCIK YÜREĞİN VARSA EN İYİ FİLM OSCAR’INI PARASİTE, EN İYİ YABANCI FİLM OSCAR’INI PAIN AND GLORY’E VERİRSİN ASLANIM. HAYDİ EYVALLAH.

Leave a Comment

Your email address will not be published.

You may also like

%d blogcu bunu beğendi: