The Eddy: Müzikal Bir Hayal Kırıklığı

By

 

Merhabalar. Yazı yazmayı çok özlediğimi fark ettim. Bu bunaltıcı günlere bunaltıcı bir yazı bırakmak istemiyorum. O yüzden biraz sohbet biraz da deneme tarzında bir yazı kaleme almaya çalışacağım. Yazımızın konusu The Eddy isimli Netflix’te yayınlanan mini dizi. Bir çoğunuzun ismini dahi duymadığı bu diziyi ben uzun zamandır bekliyordum. Çünkü geçen sene bizlere Damien Chazelle, Netflix için dizi yapıyor haberi basına servis edildi. Damien Chazelle kim bilmeyenler için kendisinden biraz bahsedeyim. Kendisi henüz 35 yaşında olup Whiplash, La La Land ve First Man isimli filmleri yöneten şahsiyettir. 35 yaşına gelene kaliteli ve büyük (that’s what she said) üç film çıkarması kendisini neden çok sevdiğimi anlatmak için yeterlidir zannımca. Haliyle müthiş beklentilerim vardı. Dizinin Fransa’daki bir jazz kulubü ve etrafında yaşananları konu alacağını öğrendiğimden beri içim içime sığmıyordu . Geçen hafta cuma günü  dizi Netflix’te yayınlandı. İlk dikkatimi çeken dizinin Netflix anasyafasına dahi düşmemesiydi. Daha sonra puanlamaları görünce hüsrana uğradım. Berlin film festivalinde ilk iki bölümü gösterilen ve büyük övgüler alan dizimiz eleştirmenler tarafından ortalama bir dizi olarak gösteriliyordu. Şaşkınlığım Damien Chazelle abimizin sadece iki bölüm yönettiğini, geriye kalan altı bölümün farklı yönetmenler tarafından yönetildiğini öğrenmem ile daha da arttı. Tüm bu yazdıklarım diziyi izlemeye başlayana kadar yaşadıklarımdı. Gelin şimdi de diziyi izlerken hissettiklerimi irdeliyelim.

Dizimin en güzel tarafı Damien abimizin yönettiği ilk iki bölüm. İlk bölümün ilk beş dakikası tek kamera ile çekilmiş. Sizi daha ilk dakikadan kulüpte hissettiriyor. Bu popüler ve basit metot düzgün ellerde çok güzel sahnelerin çıkmasına sebep oluyor. İlk bölüm ilerledikçe dizinin sadece müzik ile sınırlı kalmayacağını, yer yer aile draması yer yer iş hayatının getirileri taçlanacağını fark ediyorsunuz. Ve tam bu noktada dizi sizleri ters köşe edecek bir ilk bölüm finali ile karşı karşıya bırakıyor. Sonra kendinizi ikinci bölümde buluyorsunuz. Harikulade bir ikinci bölümün ardından tempo birden müthiş düşüyor. Bu keskin düşüşün ardından dizi malesef düşmeye devam ederek final bölümüne kadar uzanıyor.  Yönetmen değişikliğini bilmeseniz dahi bunu dizinin gidişatından çok rahat fark edebilirsiniz. Yönetmen kalitesinin düşüşünü malesef senaryonun vasatlığı takip ediyor. Çok güzel noktalara dokunup hikayeyi çeşitlendirme şansı varken malesef senaryo kolaya kaçıyor. Aslında senaryo size hiçbir şey vermiyor. Siz dizinin havasını takip ederek izliyorsunuz. Yoksa hikayeyi takip etmeyi belirli bir noktadan sonra bırakıyorsunuz. Her bölümde farklı bir karakterin hikayesii anlatırken aynı anda ana hikayeyi devam ettirme çabası güzel olsa da bazı yan karakterlerin hikayeleri çok vasat kalıyor. Haliyle içinizde “eeeee sadete gel artık a.k.” diyorsunuz. Son olarak dizi ilk bölümünden itibaren Elliot isimli karakterin çok büyük bir müzisyen olduğunu size söylüyor. Bunu hem karakterler belirtiyor hem de hikayeye eklenen ufak detaylar bunu size gösteriyor. Fakat siz ileyici olarak başrolün bu özelliğini ancak final bölümünde görüyorsunuz. Sekiz bölüm boyunca işlenen bir fikrin olgunlaşıp güzel bir sonuca ulaşmasını beklerken ne olduğunu bile anlamadığınız bir anda size karakterin ne kadar iyi bir müzisyen göstermeye çalışıyorlar. Ve bu süre üç dakikayı geçmiyor. Haliyle izlerken  içinizde “ben bunun için mi ümitlendim” diyorsunuz. Malesef sizlere şu ana kadar dizinin sadece kötü özelliklerini sayabildim. Çünkü yarım saat önce bitirdiğim bu dizide beni en çok bunlar rahatsız etti.

Dizinin güzel yönlerine değinmek gerekirse oyuncu ekibinin kimyası çok iyi. Diziyi izlerken bir ara grubun gerçek hayatta yer alan bir grup olup olmadığını araştırdım. Oyunculuklar genel anlamda başarılı. Özellikle Elliot karakterini oynayan abimiz bence çok iyiydi. Bunların yanında dizinin müzikleri çok ama çok iyi . Dizide çalan tüm parçalara buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Ben aralarından çok güzel duş şarkıları seçtim. Damien abimizin ilk iki bölümü ne kadar iyi yönettiğini zaten yukarıda belirtmiştim. Diziye dair güzel başka ne sayabilirim? Galiba gerçekten başka bir şey sayamam

Kısaca değerlendirmek gerekirse büyük umutlar ile beklediğim The Eddy benim için bir hayal kırıklığıydı. Eğer hiçbir beklentim olmasaydı diziyi güzel bir çerezlik dizi olarak nitelendirebilirdim. Eğer bugünlerde bunaldıysanız ve izleyecek daha iyi bir şeyiniz yoksa güzel müzikler dinleyip müzikle yaşayan insanların hayatlarını görmek için izleyebilirsiniz. Bu tarz bir arayışınız yoksa malesef dizi sizi tatmin etmeyecek.

Bu vasat ve yazmaya tahammül dahi edemeğim yazıyı okuduğunuz için teşekkür ederim. Bundan sonra daha çok yazmaya çalışacağım. Ancak bu aralar izlediğim hiçbir şey beni tatmin etmiyor. Uzun zamandır güzel içerik tüketemedim. Buraya sadece kötü şeyler de bırakmak istemiyorum. Kendi içimde ufak bir paradoks yaşıyorum. Ama merak etmeyin sizler için bunu da düzelticem. Boyoz out.

Leave a Comment

Your email address will not be published.

You may also like

%d blogcu bunu beğendi: