Normal People ve Bağırmamak Üzerine

By

Yazıya başlık atmadan ve kafamdaki fikirleri dağıtmadan iki üç kelam etmek istiyorum. Mesleki deformasyonun getirisi olarak çok fazla yazı kaleme alamıyorum. Fakat bugün farklı bir gün. Bugün bir şeyler karalayabilirim.

Yakın çevremin çok iyi bildiği üzere bu sene çıkan Normal People isimli diziyi çok seviyorum. Hatta bu sevgi öyle bir boyuta ulaştı ki bundan 1-2 ay kadar önce kitabını okudum, şu aralar da diziyi tekrardan izliyorum. İlk izleyişimde diziyi sevme sebeplerim olarak güzel soundtrack albümünü, sade diyaloglarını, sempatik ve karikatürize karakterlerden sizlere daha önceden bahsetmiştim. Ama ikinci izleyişimde (muhtemelen kitabı okumamın da etkisi ile) diziyi neden bu kadar çok sevdiğimi şimdi gerçekten daha iyi anlıyorum.

2020’nin nasıl bir sene olduğunu süslü kelimeler ile betimlemeye gerek yok. Herkes kendi iç dünyasında en kötü benzetmelerini yapabilir. Ben diziyi izlemeye başladığımda kişisel karantinamın ilk haftalarındaydım. Hem iş hem özel hayat olarak oldukça çalkantılı geçen 2019 senesinden sonra karantina fikri ilk başta bana ürkütücü gelmiyordu. Hatta bir iki hafta kafa dinleme fikri beni heyecanlandırıyordu. Sonrası malumunuz. Herkesi saran depresiflik dalgası beni de sardı. Bu depresiflik dalgası öyle bir noktaya geldi ki artık çoğu şeye dair düşünmek istemediğimi, sadece tüketmek istediğimi fark ettim. Normalde olayların kontrolünün elimde olmamasından aşırı rahatsız olan ben tam da bu noktadaydım. Sonra Filmloverss isimli web sitesinde Güvenç Atsüren’in yazdığı efsane bir yazı sonrası Normal People’ı izlemeye başladım. Dizinin yalın olmasından çok etkilenmiştim. Ama şimdi ikinci izleyişimde beni asıl etkileyen şeyin dizinin yalınlığından çok bağırma kaygısı olmaması olduğunu anlıyorum. Bağırma kaygısını açıklamak gerekirse; benim türettiğim bu kelime öbeği tükettiğimiz içeriklerin sürekli bir mesaj verme kaygısını, anlatmak istediği hikayeyi anlatma kaygısını ve yer yer abartma çabasını yansıtıyor. Bir filmi veya diziyi izlerken konuyu anlamaya, karakterlerle empati kurmaya istemsiz olarak kendimizi zorluyoruz. Aslında düşününce bu husus sadece sinema ve tv sektöründe değil hayatımızdaki her alanda karşımıza çıkıyor. Yediğimiz her yemek daha gösterişli, dinlediğim her müzik daha sert, yaşadığımız her ilişki daha hiddetli, gittiğimiz her mekan daha gösterişli, kurduğumuz her diyalog daha kompleks olsun istiyoruz. Bizi buna iten sebep ne bilmiyorum ama bu noktaya geldik. İsterseniz medya diyin isterseniz sosyal medyanın olumsuz etkisi diyin nasıl nitelendirirseniz bilmiyorum ama bu noktaya geldik. Yaptığımız ve yaşadığımız her şey o kadar abartılı ki normal durumlar artık anormal hale geldi. Normalin anormal olarak nitelendirildiği bir dönemde Normal People bana o kadar yalın bir sunum izletti ki herhalde yeni normalden kaçış benim için eşsiz bir deneyim oldu: Dizideki iki karakter dizinin ilk bölümünden itibaren bir yürüyuşe çıkıyorlar ve biz bu yürüyüşü izliyoruz. Dizi sadece bundan ibaret. Abartılı müzikler, derin mesaj kaygıları, seyircinin gözüne sokulan imgeler vs. bunların hiç biri yok. Dizi sadece bir yürüyüşten ibaret. İ Gösterişten, gürültüden, her şeyin aşırı olmasından uzakta sade bir şeyler izlemek beni aşırı tatmin etti. Dizi derdini anlatıyor ve sessizce geçip gidiyor. Hemen 10 saniye geriye alayım, burada ne oldu, yönetmen ne anlatmak istedi gibi kaygılar hiçbir şekilde kafanızı kurcalamıyor. Bu bence çok kıymetli bir deneyim.

Diziyi sevmeme ve bu kadar yüceltmeme neden olan diğer hususları diziye dair olan ilk yazımda açıklamıştım. Aynı sebeplere tekrardan değinip yazıyı gereksiz yere uzatmıycam. İlk yazımda değinmediğim ve ikinci sefer izlerken fark ettiğim diğer husus ise dizide ve kitapta geçen bir replik. Kitabı okurken altını çizdiğim, dizide tekrardan duyduktan sonra kafama yatan bir diyalog hayatıma cuk diye oturdu. Diyaloğun tam metnini girmektense durumu açıklayayım. Hayatımda bir şey gerçekleşirken o şeyi gerçekten isteyip istemediğimi bilmiyorum. Anlık büyük kararsızlıklar benim hayatımdaki en kötü durum. Uzun vadeli planları olan ve ne istediğini bilen bendeniz anlık olarak ne hissettiğini, ne istediğini asla bilmiyor. Olaylar ve durumlar geçtikten sonra geriye bakınca o durum veya olay hakkında ne istediğimi veya neyin beni mutlu edeceğini biliyorum ama o an maalesef konu hakkında hiçbir şey elimden gelmiyor. Dizide geçen bir diyaloğun hayatıma bu kadar iyi oturduğunu ikinci izleyişimde fark etmek beni biraz üzdü.

Galiba en uzun yazılarımdan biri oldu. Muhtemelen edit falan yapmadım direkt sitede yayınlar geçerim. Bu diziyi bu kadar mükemmel hale getiren herkese teşekkür ederim. Bu dizi belki dünyanın en iyi dizisi olmayabilir ama kesinlikle benim hayatıma dokunan en iyi dizi. Bojack Horseman ve Leftovers dışında hayatıma tam anlamıyla dokunan, bendeki bir şeyleri uyandıran (penisten bahsetmiyorum) başka bir tv dizisi olmamıştı. Normal People doğru zamanda ve doğru yerde karşıma çıkarak hayatıma güzel bir dokunuş yaptı. Bu noktaya kadar okuduysanız sizden çaldığım zaman için özür dilerim. Boyoz out!

Leave a Comment

Your email address will not be published.

You may also like

%d blogcu bunu beğendi: