Normal Peopla’a Dair Kişisel Bir İç Döküş

By

Merhabalar. Normalde bu dizi hakkında bir şeyler yazmayacaktım ancak şans eseri dinlediğim bir podcast beni dizi hakkında bir şeyler söylemem gerekiyormuş gibi hissettirdi. Çoğu yazımda olduğu gibi bir incelemeden ziyade kişisel bir iç döküş olacak. Yer yer spoiler içerebilir, uyarmış olayım.

Hepimiz aylardır evdeyiz. Yani en azından çoğumuz. Bu süreçte kimse mental anlamda ilk günkü kadar sağlıklı olduğunu iddia edemez Günden güne artan depresiflik oranı izlediğimiz içerikleri de etkiliyor. Büyük bir film tutkunu olan bendeniz bu süreçte film izlemekten kaçmaya başladım. Özellikle ağır ve alt metni olan filmleri izlemek benim içim zulüm olmaya başladı. Bir filmi iki saat izleyip kendi dertlerime bir de filmden edindiğim dertleri eklemek istemedim. Haliyle bu süreçte dizi izleme oranım film izleme oranımı geçti.

Dizi seçerken daha basit, kafamı yormayacak ve özellikle beni neşelendirecek şeyleri tercih etmeye çalıştım. Yine bir gün bu tarzda bir dizi ararken dizi zevkine çok güvendiğim bir arkadaşımın önerisi üzerine Normal People’a başladım. Teenage drama kategorisindeki dizileri hep sevmişimdir. Bu biraz kişisel zevk meselesi. Bu kategori çerezlik olarak nitelendirilse de yer yer çok kaliteli içerikler çıkabiliyor. Kırklı yaşlarda karakterlerin dramalarını özümsemek yerine halen ergen olan karakterlerin dramalarını özümsemek yer yer bana daha kolay geliyor. Yalan söylemek istemiyorum, Normal People’a başlarken çerezlik bir ergen dizisi olduğunu sanıyordum. Yanılmışım..

Dizi lise yıllarında tanışan iki insanın aşk hikayelerini ve şekillenen hayat içerisinde birbirlerini konumlandırdıkları noktaları anlatıyor. Burada bu husus “şöyle oluyor, böyle oluyor” tarzında yavan bir şekilde anlatmak yerine bana hissettirdiklerini anlatmanın daha uygun olduğunu düşünüyorum. Dizi temelinde bir aşk hikayesini anlatıyor. Ama bunu karakterlerin birbirine karşı olan hislerini birbirlerine yansıtması üzerinden değil ilerleyen hayatlarına yaptığı dokunuşlar üzerinden ele alıyor. İki karakteri yan yana koyup süslü cümleler ile hissettiklerini birbirlerine anlatmalarını istemek çok basittir. Bunu herkes yapabilir. Dizide bu tarz klişelere hiç girmeden karakterlerin birbirlerinin hayatlarında bulundukları konumlardan birbirlerine karşı olan hislerini anlıyoruz. Mesela dizide karakterlerin birbirleri ile diğer insanların yanındaki ilk fiziksel teması dizinin ortalarında gerçekleşiyor. Yaşanan bir kavga sonrası Connell havuzda ilk defa Marianne’ye dokunuyor. O bölüme kadar çiftimiz insanların yanında hiçbir şekilde birbirleri ile fiziksel temasa geçmiyorlar. Baş başa kaldıklarında kendilerini çok rahat ifade eden çiftimiz gerçek anlamda ilk temaslarını dizinin ortasında kuruyorlar. Bu noktada tarafların neredeyse 3-4 yıldır yer yer ayrı yer yer birlikte olduklarını göz önüne alırsak Connnell’ın bu basit dokunuşu daha anlamlı bir hale gelecektir.

Yukarıda anlatmak istediğim ufak bir dokunuşun ne kadar anlamlı olduğu değil. Dizi size göstermek istediklerini size söylemeden yavaş yavaş yapıyor. Marianne karakteri yalnız büyümüş. Ağabeyi tarafından hem fiziksel hem psikolojik şiddet görmüş, annesinden koruma beklerken annesi buna sessiz kalmış bir karakter. Sonraları hikaye içerisinde Marianne’nin babasının annesine yıllarca şiddet uyguladığını, annesinin buna da sessiz kaldığını öğreniyorsunuz. Ailesi tarafından sevgi göremeyen Marianne bu sevgi açlığını başka insanlarla doldurmaya çalışıyor. Dizide sürekli bir arayışta olması bunun göstergesi. Connell ise babasız bir şekilde annesi ile büyümüş. Arkadaşları var ama kendisini Marianne dışında kimsenin yanında ifade edemiyor. Aslında özgüvensiz bir karakter. Sadece birbirlerinin yanında tam olan bu iki karakter dış dünyaya karşı eksikler. Kendi aralarında ne kadar uyumlu olsalar da dışarıda onlar dışında akan bir hayat var ve ikisi de bir şekilde bu hayata ayak uydurmak zorunda. Çiftin aralarındaki sorunlar da zaten tarafların dış dünya karşısında aldıkları tavır ile alakalı. Marianne dış dünyaya karşı korkmadan cesur bir şekilde hareket ederken, Connell daha pasif ve korumacı bir konum alıyor. Yapboz misali birbirlerini tamamlayan bu iki karakter malesef dış dünyanın rüzgarları yüzünden yer yer birbirlerinden ayrılıyorlar.

Belki de dizinin en güzel işlediği hususlardan biri kast sistemi. Diziye bakacak olursanız zengin kız ve fakir bir oğlan göreceksiniz. Milyon tane aynı konseptte dizi varken bu dizinin bu kadar güzel yaptığı şey ne peki? Dizi yine bu hususu size söylemiyor. Sizin anlamınızı bekliyor. Connell’in annesi Marianne’nin evine giden bir temizlikçi. Marianne yaz tatilinde İtalya’daki evinde tatil yaparken Connell işten çıkarıldığı için kirasını dahi ödeyemiyor. Ancak burs aldıktan sonra biraz beline doğrultan Connell kirasını ödeyemediği için evden çıkacağı dönemde Marianne’nin kendisine birlikte yaşama teklif etmesini bekliyor ancak bu teklif gelmiyor. Kendisi rica etse anında Marianne tarafından kabul edilecek bu istek beyanı Connell’den hiç çıkmıyor. Çünkü yukarıda da belirtiğim üzere Connell özgüveni olmayan bir karakter. Size dizi hiçbir şeyi açıkça söylemiyor, anlamınızı istiyor demiştim ya işte bundan bahsediyorum. Dizi ince ince yaptığı imgelemeler ile karakterler arasındaki gelir farklılığını ortaya koyuyor.

Bazı kişiler tarafından dizide çok fazla seks sahnesini olması anlamsız bulunmuş. Bu belki de benim en kızdığım yorum oldu. Evet, dizide sayıca seks sahnesi çok demek yanlış olmaz. Ama olay seks sahnesinin çok olması değil, anlamlı olması. Sahneleri dikkatli şekilde inceleyecek olursanız (sapık değilim) sahnelerde hiçbir şekilde müzik kullanılmadığını, dış dünyadan gelen seslerin kesildiğini fark edeceksiniz. Çiftin ilk öpüşmesinden başlayarak son sevişmesine kadar geçen süreçte tarafların arasında yaşanan her seks tarafların o anki yaşadıkları ve hissettiklerini yansıtmak için kullanılıyor. Dizide seks ekran süresi doldurmak için kullanılan bir husus olmaktan çıkıp yönetmenin kullandığı bir araca dönüşüyor. Mesele Marianne bir bölümde Connell’den kendisine tokat atmasını istiyor, Connell de bunu yapamayacağını söylüyor. Bunu basit bir fantezi olarak okursanız dizi anlamını yitirir. Siz bunu Connell’ın kişiliği ve Marianne’nin yaşadığı post dramaların bir sonucu olarak nitelendirirseniz dizi kendiliğinden daha anlamlı bir hale gelir. Cİnsellik satar algısından sıyrılarak seksi bir araç olarak kullanmak hem çok zekice hem de dizinin yaptığı en iyi şey olan anlatmadan gösterme olgusuna çok uyuyor.

Dizide çok fazla yan karakter var ama hiçbirinin kendi hikayesi yok. Yan karakterlerin tek vasfı karakterlerimizin hikayesine eklemeler yapmak. Haliyle takip etmeniz gereken tek hikaye kalıyor. Süslenmiş bir yemek tabağı yerine güzel bir yemek tabağı haliyle daha doyurucu oluyor. Dizinin müzikleri çok güzel. Herkes dizide kullanılan şarkıları çok beğendiğini söylüyor. Spotify’da bir çok liste var. Kendi listemi burada paylaşmama gerek yok. Sizlere sadece dizide kullanılan şarkılara dalıp dizinin çok güzel olan soundtracklerini gözden kaçırmamanızı önerebilirim.

Diziye dair değinmek istediğim iki şey kaldı. İlki yönetmenler. Yönetmenlerin ne kadar başarılı bir iş ortaya koyduklarını, ne kadar güzel filtreler ile gerilimi bize yansıttıklarına değinmiycem. Dizimizin iki yönetmenin olması, birinin kadın birinin erkek olması ve eşit sayıda bölüm yönetmeleri bence çok güzel bir detay. Ataerkil bir bakış açısı ile dizide Connell karakterine daha fazla süre verilebilecekken dizide karakterlere eşit sürenin ayrılması bence çok anlamlıydı. Oyunculuklar ise fevkalade. Connel karakteri oynayan Paul Mescal bence büyük bir keşif. Bana izlerken Casey Affleck’i anımsattı. Umarım iki başrol oyuncumuz da güzel yerlere gelirler, ben geleceklerinden eminim.

Belki de en uzun yazım oldu. Bundan iki hafta önce yazsaydım muhtemelen çok daha uzun bir yazı olurdu. Halen diziye dair söylemek istediğim çok şey var. Belki yazdıklarım size çok zorlama, çok yorucu gelecek ama benim hislerim bu yöndeydi. Bu dizi hayatıma çok doğru bir noktada çok temiz bir şekilde çıktı. Çok yalın, çok sade ve filtrelenmemiş tadıyla damağımda kaldı. Bu tarz akıllı ve yalın şeyleri izlemeyi seviyorum. Ben kendimden çok fazla şey bulduğum için diziye karşı bu kadar yoğun hisler besledim. Umarım sizler de bir şeyler bulursunuz ve benim hissettiğim güzel hisleri hissedersiniz. Yazımı Filmloverss sitesinin yazarlarından olan Güvenç Atsüren’in “Normal People 1.Sezon Değerlendirmesi” isimli yazısında geçen Fredic Gros’a ait bir sözle kapatmak istiyorum. Dizi hakkında konuşmak isterseniz twitter adresimi biliyorsunuz. Beklerim, Boyoz out!

“Yine de mutlak yalnızlık şart değildir. Yanınızda üç-dört kişi olabilir, bu şekilde konuşmadan ilerleyebilirsiniz. Herkes kendi adımına, hızına bakar, arada kısa mesafeler oluşur ve en öndeki zaman zaman durup arkasına dönerek, ‘Her şey yolunda mı?’ diye sorar kendi soyutlanmışlığını koruyarak; düşünmeden, hatta neredeyse kayıtsızca. Bir el işaretiyle cevap verilir ona. Diğerleri elleri kalçalarında en arkadakini beklerler; sonra tekrar yola çıkılır ve bir bakmışsınız ki sıra değişmiş. Ritimler değişir, birbiriyle kesişir. Çünkü kendi temponuzda yürümek, hep aynı düzende yürümek anlamına gelmez; beden makine değildir.”

 

Leave a Comment

Your email address will not be published.

You may also like

%d blogcu bunu beğendi: