Güzel Bir Macera: Anne With an E İncelemesi

By

Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine başladığım ve kendisinin “Devam etsen artık şu diziye de oturup konuşsak” baskıları eşliğinde izlediğim bir diziden bahsetmek istiyorum size. Hayatımın biraz bunalımlı bir evresinde karşıma çıktığı için sanırım bende ayrı bir yerde bu dizi. Ben de bu yüzden bu kadar sevdiğim bu dizi ve ana karakter için bir inceleme yazmam gerektiğini düşündüm. Ama yazıyı tıpkı Anne’in hayallerindeki gibi bizim çıktığımız bir maceraymışçasına aktarmak istiyorum sizlere. Sonuçta izlediğimiz her dizi, okuduğumuz her kitap bizim çıktığımız bir macera değil mi zaten? Adım adım maceraya dahil oldukça yaşadıklarımız, gördüklerimiz de daha da derinleşiyor. Bu yüzden diziyi size adım adım anlatacağım. Maceramız adım adım ilerleyecek. Hem bu hayatı bir macera olarak gören Anne’e de daha çok uyar.

Macera Başlarken

Tatlı Mı Tatlı Bir Ana Karakter

Maceramız başlarken bizi belki de dizinin en ama en büyük güzelliği karşılıyor. Kızıl saçlar ve bunu tamamlayan turuncu çiller, olabildiğince iri, merakla dolu mavi gözler ve büyük dramatik laflar etmeye alışık tok bir sesle başlayan uzun mu uzun tiratlar… Bütün bunları sonsuz bir hayal gücü ve yaşam sevgisiyle harmanlayınca, bakınız karşınızda Anne Shirley. Herkesin “ne sevimli bir kız bu ya” diyeceği, empati ve sempatinin en alasını kuracağı bir karakter bence kendileri. Olaylara, insanlara, hayata farklı bir gözle bakıp basit bir ağaca, kırık bir kolyeye bile anlam katabiliyor.

“Bence kırık şeylerin kendilerine has, hüzünlü bir güzelliği var. Yıllar boyunca yaşanan zafer ve trajediler içlerine işliyor. Hiçbir hayata dokunmamış yeni eşyalardan çok daha romantik olabilirler.”

Bir de yer yer Yunan tragedyalarından fırlamış gibi abartılı hareketleri, -çoşku, tutku, mutsuzluk, öfke her şeyi zirvede yaşar sevgili Anne’imiz- kendince uydurduğu hikayeleri, sözünü esirgemeyen gözü pek bir kız olması ama en önemlisi insanlara kendi renkli dünyasına dahil edip onların hayatlarına dokunabilmesi Anne’in sempatikliğine sempati katan özellikler bana göre.

Ama Anne’imize hayat veren Amybeth Mcnulty’e değinmeden olmaz. Resmen gözlerindeki ışıltı, sesindeki coşku ve enerjiyle size karakteri canlandırmakla kalmıyor, yaşatıyor.

İçinizi Mutlulukla Dolduracak Müzikal Şölen

Bana göre gerçek bir macera müziksiz olmamalı. Özellikle eğlenceli ve hatırlanası bir macera yaşamak istiyorsak. Bu diziler için de geçerli tabii ki. Hatta çoğu zaman jenerik müziği, dizinin önüne geçer ve en çok o hatırlanır.  İşte Ahead By a Century de böyle bir şarkı.  Ancak bu kadar bu dizinin atmosferini ve duygusunu yansıtabilirdi. Ne zaman bu şarkıyı dinlesem kendimi Anne ile ormanın içinde hikayeler yazıp kelebekleri kovalarken hayal edebiliyorum. Gerek folk ezgileriyle gerek de sözleriyle tamamen bu dizi için yaratılmış bir şarkı bana göre.

Buna ek olarak bir de dizinin müzikleri var.  Kırlarda koşuyormuşçasına özgür ve huzurlu hissettirecek ezgiler ve folk tınıları… Müzikler ile kendinizi bir anda dizinin içinde bir karakter gibi hissetmeye başlıyor, üzüntüyü, mutluluğu, heyecanı karakterlerle birlikte siz de yaşıyorsunuz. Yani sadece görsel olarak size tek bir boyut sunmuyor, müzikleriyle de diziden aldığınız zevki iki katına çıkartıyor, keşke albümümü çıksa dedirtiyor.

Macera İlerlerken

Dizinin Evreni

Bu noktadan sonra dizinin uzun soluklu bir takipçisi haline geldiğimizi varsayıyorum. Çıktığımız bu macerada kendimizi uçsuz bucaksız kırlar, okyanus ve dört mevsimin her birinin arz-ı endam ettiği ormanlarda gezinirken buluyoruz. Kimi zaman kasabanın okulunda kimi zaman da Green Gables’ta Cuthbert ailesiyle sofrayı hazırlarken buluyoruz.

Artık maceranın bizzat içindeyiz. Peki bu macerayı devam edilesi kılan ne? Öncelikle diğer Avonlea yaşayanlarını ve Anne’i daha iyi tanımaya başlıyoruz ve dizinin sadece tatlı bir karakterden ve onun üzerinden yürütülen duygu sömürüsünden ibaret olmadığını fark ediyoruz. Ana karakterimizin yanında kendi hikayesi, karakter gelişimi olan yan karakterler var. Hiçbir karakteri tek boyutlu olarak görmüyoruz dizide.  Aksine bu karakterler aracılığıyla farklı toplumsal konulara da değiniliyor ve bana göre bu diziyi sıkıcılıktan kurtaran önemli bir unsur.

Dizi bu yönüyle bana gerçek dünyanın çocuksu bir masumiyetle hazırlanmış alternatif versiyonu gibi geldi. Mesela her bölümde insanlığımızın çoğu toksik davranışlarını karakterlerde görüyoruz. Dönemin ağırlıklı kalıp yargılarını ve bunlara körü körüne bağlı karakterler bu toksik davranışları sergiliyor. Ancak bir noktada karakterler yaşananlardan ders çıkarıyor ve yıkılan tabularıyla birlikte yaşadıkları farkındalıklarla mutlu bir dünyaya geçiş yapıyoruz. Karakterlerin işlenişi bu yüzden bana güzel geldi. Yola nasıl çıktıklarını, neler yaşadıklarını ve vardıkları noktayı izleyiciye çok iyi anlatıyor dizi. Tıpkı Anne’in Avonlea’a gelişi gibi herkesin kendi yolculuğu var.

Çocukluktan Gençliğe

Dediğim gibi herkesin bir hikayesi ve yolculuğu var dizide. Tabii dizinin bir gençlik dizisi olması itibariyle ağırlıklı olarak gençlerin hikayesine odaklanıyor dizi. 2. sezonla birlikte çocukluktan gençliğe geçiş başlıyor ve bununla birlikte dizinin ilk sezondaki tonu da değişmeye başlıyor. İlişkiler, özellikle yetişkinler arası ilişkiler ince ince işlenmeye başlıyor. Dönemin içinde barındırdığı çeşitli toplumsal konular da hikâyenin içine dahil ediliyor ve yüzleşmek zorunda kalınan sorunlarda büyüyor doğal olarak. Çoğumuzun üniversiteye hazırlandığı yıllardan aşina olduğu soru işaretlerini, kendini bulma çabalarını Avonlea’a gençleri de yaşamaya başlıyor. Yer yer gözyaşlarına boğulup sinirimden bunun bir kurgu olduğunu unuttuğum zamanlar oldu. Çünkü bir noktadan sonra yaşananlar bana o kadar gerçek geldi ki. Tüm o gelecek kaygıları, kendini kabul ettirme isteği, kendini bulma çabaları, kendini sevmeye çalışma… ya benim üniversiteye hazırlık döneminin özeti bu. Bir yandan da etrafındaki yetişkinlerle uğraşırsın. İnsan o dönemde çok fazla dış saldıranların etkisine açık oluyor sanırım. İşte, dizide de bu geçişi çok iyi bir şekilde görüyoruz bana göre.

Güzel Bir Maceranın Getirdikleri

Doğa manzaraları, müzikler, kullanılan renkler, hikâyenin yer yer huzur verdiği, yer yer de “tamam ben bırakıyorum bu diziyi” dedirttiği ama bir şekilde izledikten sonra damakta lezzetli bir tat bırakan bir dizi. Hatırladığınızda hem mutlu ediyor hem de kendinizden pay biçmenizi sağlayıp içinizi sıkıyor. Belki de bazı noktalarda özdeşleşim kurduğum içindir, benim için özel bir dizi oldu. Bana çocukluğun güzelliğini, büyümenin zorlu ama dönüştürücü bir macera olduğunu, en önemlisi hayallerimizin bizi biz yaptığını tekrar hatırlattı Anne with an E. Bütün bunları geçelim en önemlisi güzel bir kaçış yolu oldu benim için. Çünkü gerçek hayatın pozitif ve güzel bir versiyonunu sunuyor izleyiciye. Yani nefrete karşı sevgi kazanıyor her zaman. – bu da bu yazının sloganı olsun o zaman-

Şimdi yazımı bitirirken de hayatı Anne gibi yaşamanın nasıl bir şey olabileceğini düşünüyorum. Bugünün koşulları bunu ne kadar kolaylaştırır emin değilim, çünkü mutlu olmayı, hayatın bir mucize olduğunu düşünmeyi denesem bir şekilde elimde patlıyor. Zaten insanların birbirine bu kadar acımasız, umursamaz davrandığı, sadece tüketmeye çalıştığımız bu zamanda hayatı Anne gibi görebileceğimi pek zannetmiyorum. Anne bile şu anki koşullarda pek bir güzellik bulamazdı bana göre.

Leave a Comment

Your email address will not be published.

You may also like

%d blogcu bunu beğendi: